Emine Pişiren
17/04/2026
DİJİTAL ÖKSÜZ VE YETİMLER
Evin korunaklı duvarları içinde, kapısı kapalı çocuk odalarında sessiz bir fırtına kopuyor. Anne mutfakta, baba salonda; çocuk ise birkaç metrekarelik odasında, elinde bir ekranla denetimsiz bir evrende kayboluyor.
Biz onları “güvende” sanırken, aslında dijital dünyanın insafına bırakıyoruz.
Onları, hemen yanı başımızdaki odada karantinada, dijital öksüz ve yetimlere benzetiyorum.
Bir zamanlar çocuğun karakterini mahalle, okul ve en çok da aile şekillendirirdi. Bugün bu rolü algoritmalar üstlenmiş durumda. Ekranda akan şiddet, duyarsızlık ve empati yoksunu karakterler, çocukların yeni rol modellerine dönüşüyor. Odasında yalnız sandığımız çocuk, aslında yabancıların, şiddetin ve kaosun içinde. Bizim kuramadığımız bağı soğuk ekranlardan bekliyor.
Şiddet içerikli oyunların etkisini anlamak için yalnızca ekrana değil, beynin işleyişine bakmak gerekir. Bu oyunlar çocuğu sürekli “savaş ya da kaç” modunda tutar.
Her kazanım, beynin ödül sistemini harekete geçirir ve dopamin salgısını artırır. Bu haz, tekrar ihtiyacını doğurur.
Sürekli tehdit hissi ise adrenalin salgısını yükseltir; kalp hızlanır, beden gerilir ve çocuk gerçeklikten uzaklaşır.
Bilimsel bulgular, bu aşırı uyarılmanın karar verme ve empati merkezi olan prefrontal korteksi baskıladığını gösteriyor. Zamanla beyin duyarsızlaşır; duygusal soğukluk ve başkalarının acısına karşı ilgisizlik gelişir.
Okullarda gördüğümüz zorbalıklar, hatta trajik olaylar, çoğu zaman bu duygusal körelmenin dışa vurumudur. Ekranda defalarca “öldürmeye” alışan bir zihin, gerçek ile sanal arasındaki sınırı yitirebilir.
Sonuç: Urfa' da...Maraş'ta olduğu gibi nice hayatlar prizden çekiliyor.
Çocukları sadece doyurmak ve giydirmek yetmez. Ruhlarını ihmal ettiğimizde karşımıza öfkeli, yabancılaşmış bireyler çıkar.
Bugün o odaların kapısını sevgiyle açmazsak, yarın o kapılar adliyelere ya da hastanelere açılabilir.
Dijital öksüzlüğün ilacı; ekranın sahte ışığı değil, bir annenin bakışı, bir babanın rehberliği ve gerçek hayatın sıcaklığıdır.
Çocuk yetiştirme sorumluluğunu üstlenmek istemeyen ebeveyn dün cami avlusuna bırakırdı; bugün dijital dünyaya bırakıyor.
Korkarım bu gidişle gelecek nesil, dijital yetim ve öksüzlerden oluşacak.
Umarım son olur.
Emine Pişiren / Akçay
21/03/2026
İNSANIN KENDİ HALİ (3)
“İnsan ruhu bir denizdir; yüzeyine bakarak derinliğini anlayamazsın.”
_ Sadi Şirazi_
Uzakdoğu'da Tao, Konficyüs, Siddhartha Gautama,
Doğu'da Şirazi, Cibran, Osho, Hayyam, M.Arabi,
Batıda Seneca, Epiktetos, Adler, Jung, Sokrates, vb...Gençlik yıllarımda yol arkadaşlarım olmuşlardır.
Şirazi'ye bir gün sormuşlar:
“İnsan neden kendisiyle sürekli çatışır? Neden çelişki içindedir?”
Şirazi şöyle anlatır:
“Bir adam, yolda ayağına taş batmış bir köpeğe rastlar. Eğilir, yarasını sarar, cebindeki son ekmeği onunla paylaşır. Ama aynı adam gece aynaya baktığında, kendi hatalarını hatırlar…
Ve kendine en ağır sözleri söyler.”
Sonra şöyle der:
“Ey insanoğlu! Başkasının ayağına batan dikeni çıkaran sen, neden kendi kalbine saplanan iğneleri görmezden gelirsin? Kendine merhamet etmeyen, başkasına sunduğu şefkatte ancak misafirdir.”
İnsan böyledir…
İnsanın yaptığı kötülüklerin başını; başkalarına uzattığı şefkat, kendine döndüğünde çoğu zaman sertleştirmesidir.
İlginç değil mi?
Küçük bir örnek verelim:
Aynaya baktığında gördüğünü beğenmez. Kendiyle başbaşa kaldığında geçmiş hatalarını affedemez. Çünkü vicdanı zihnine ileti gönderir:
“Daha iyi olmalıydın…”
Başkalarına gösterdiği hoşgörüyü, kendinden esirger. Oysa bu savaşın kazananı yoktur.
Hangi taraf galip gelirse gelsin, kaybeden yine insanın kendisidir.
Peki bu durum nasıl düzelir?
İnsan kendine karşı yumuşamayı öğrendiğinde her şey değişmeye başlar.
“Niye böyle yaptım?” diyen o sert ses,
“Demek ki o an gücüm bu kadarmış…” anlayışına dönüşür.
Geçmiş artık bir yük olmaktan çıkar. Hatıralar kalır, ama can yakmaz. Çünkü;
İnsan kusurlarıyla barıştığında, onları düşman olmaktan çıkarır. Dış dünya aynı kalsa da, iç dünyasında bir huzur doğar. Sanki ruhu, ipek bir yorganla örtülür. Ama insan bu savaşı kolay bırakmaz.
Küçük hataları büyütür, kendini yargılar.
Yıllar geçer…
Ama içindeki mahkeme susmaz. Ta ki yorulana kadar. Ve bir gün şunu anlar:
Kendine açtığın savaş, kazanamayacağın tek savaştır.
İşte o an… Yargılar susar. Kalp, kendine nöbet tutmayı bırakır. Ve içeride bir güneş doğar: Sessiz ama sıcacık.
İnsan, kendine düşman değil de yoldaş olduğunda bunu anlar.
Hayat zor olabilir…Ama artık yalnız değildir.
Çünkü en büyük zafer, insanın kendi içinde yaptığı o sessiz barıştır.
Kendine sarılmayan insanın, dünyada ne sığınacak yeri, ne de kendinden başka dönecek evi yoktur.
Size barışın yollarını tarif ettim: Peki, ben bırakabildim mi savaşı?
Tabi ki hayır...
Vicdanım ölürse belki...
O da zor görünüyor...☺️
Sevgiyle
Emine Pişiren 🌹❤️🌹
11/03/2026
İNSANIN KENDİ HALİ (2)
Vaktiyle, uzak diyarların birinde, mevsimlerin diliyle konuşan bir bilge yaşarmış. İnsanlar ona hep aynı şikâyetle gidermiş:
"Yazın sıcağından yanıyoruz, kışın soğuğundan donuyoruz. Hiçbir mevsim bizi mutlu etmiyor."
Bilge, bir kış günü evinin camından dışarıdaki bembeyaz sessizliği izlerken şöyle demiş:
"Kış, doğanın kendine döndüğü, yarasını sardığı uykusudur. Siz dışarının soğuğuyla uğraşırken, içerideki ateşinizi beslemeyi unuttunuz. Mevsimlerden değil, kendinizden kaçıyorsunuz."
Kış mevsimini kimse gelsin istemez; hep yaz özlenir. Ama aşırı sıcaklarda kaçacak gölge arayınca "Of ya, bu nasıl sıcak?" der kışı özleriz. Oysa her mevsimin masum bir özgüveni vardır; doğayı korumakla ve beslemekle sorumludur.
Şahsen ben kış mevsimini özlemle bekler oldum. Eve kapanınca daha üretken oluyorum. Peki, kış mevsiminde neler yapıyorum? Gözüm, elim, ayağım, aklım çalışıyor: Kitap okuyorum, kitap yazıyorum, resim ve el sanatları icra ediyorum, belgesel izliyorum, spor ve yürüyüş yapıyorum. Kısacası kış mevsiminin o masum bekleyişini hayranlıkla, doğayla birlikte yaşıyorum.
Masum bir özgüven olur mu?
Olmaz mı? Olur tabii ki...
Çünkü masum özgüven iddia taşımaz, kendini kanıtlama ihtiyacı hissetmez, kimseyi geçmek istemez. Sadece şunu bilir:
"Eksiklerimle de benim, fazlalarımla da benim… Ve ben, bütün hâlimle yeterliyim.”
Sakın yanlış algılamayın; bu hâl kibir değildir. Tam tersine, kendimi kabullenişimin olgunluğudur. Zira kendi hâlimi sevdiğimde daha üretken oluyorum. Başkası gibi görünmeye çalışmıyor, sürekli onları memnun etmek için o yapay protokol maskemi takmıyorum. Yapay tebessümlerden uzaklaştığımda kendimi düzeltme telaşım da bitiyor; hafifliyorum. Çünkü artık başkalarının gereksiz yükünü taşımıyorum.
"Aman o kırılmasın" diye topladığım her parçayı, kendi benliğimin dışında bırakıyorum. Biliyorum ki o aldığım yükler, gün gelir kalbimde ağır bir yük olur.
Bu duruş bencilce değil; insanın kendini koruma ve var olma halidir. Masum bir özgüven olan bu sığınağımdan tabii ki zaman zaman çıkıyor, doğanın muhteşem kollarına koşuyorum.
Her insanda olduğu gibi benim de inkâr edemeyeceğim hatalarım olabiliyor; ama kendime karşı yumuşak ve hoşgörülü davrandığımda, o hatalarla bir daha sancı içinde yüzleşmek zorunda kalmıyorum.
Bu yumuşama ruhumu dinlendiriyor. O anlardaki manevi dinginliğin, en büyük şefkat olduğunu biliyorum.
Kısacası; “Olduğum hâlimle de yeterliyim,” diyebiliyorsa insan, işte o gün içindeki yarış biter. Ne birine yetişme telaşı kalır ne de birine kendini ispat etme ihtiyacı...
Aynaya baktığında kusurlarını saymaz artık; çünkü yolunu görüyordur. Yorulduğu yerlerde mola veriyordur. Kendi yarasını sarıp kendi kendini iyileştiriyordur. O "kendi hâlim" dediği yerde kendine yabancı değil, kendine yoldaş oluyordur.
İnsanın kendi hâli ne güzeldir, bilseniz? Abartısız, iddiasız, gösterişsiz ama sahici... Çünkü insan en çok kendisi gibi olabildiğinde huzurludur. Ve en masum özgüven şudur:
“Ben buyum ve bu hâlimle de yeterliyim.”
"İnsan, başkalarının kalabalığında bir yabancı gibi yaşamaktansa, kendi tenhasında bir dost gibi kalmayı öğrendiğinde uyanır."
Ne dersiniz?
Sağlık dileklerimle...
Emine Pişiren
Click here to claim your Sponsored Listing.
Category
Contact the public figure
Address
Izmit